Nisan Ayı Veli Mektubu (2026)
- Beyza Çiğdem Kaplan

- 1 Nis
- 5 dakikada okunur
Nisan ayı, doğanın yavaş yavaş uyanıp renklerini çoğalttığı, toprağın yeniden nefes aldığı bir zaman… Güneş biraz daha uzun kalıyor gökyüzünde, rüzgâr daha yumuşak esiyor ve etrafımızdaki her şey sanki yeniden başlamayı hatırlıyor. Biz de bu ay çocuklarımızla birlikte, doğanın bu uyanışını soframıza taşıyoruz. Nisan ayında temamız: Besinler. Bir tohumun toprağa düşmesiyle başlayan, güneşle, suyla, emekle büyüyen ve en sonunda soframıza ulaşan bu yolculuğu birlikte keşfetmeye niyetliyiz. Nisan ayını; merak eden, soran, deneyen ve keşfeden çocuklarla birlikte, soframızdan başlayarak dünyaya uzanan bir yolculuk olarak karşılıyoruz. Tabii Nisan ayının bizler için çok özel bir yanı da var. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızı hep birlikte bahçemizde coşkuyla kutlayacağız! Tarih yaklaştıkça da detayları paylaşacağız. Şimdi gelin birlikte hafta hafta yapılacaklara göz atalım.
Nisanın ilk haftasında (30 Mart - 3 Nisan) çocuklarımızla birlikte soframıza uzanan çok kıymetli bir yolculuğa çıkıyoruz. Haftaya küçük ama düşündürücü bir soruyla başlıyoruz: “Yemekler nereden geliyor?” Masamıza gelen domates, süt, yumurta ya da ekmek… Acaba bunlar ağaçtan mı geliyor, hayvandan mı, yoksa bir fabrikadan mı? Çocuklarımız bu soruların peşine düşerken, yiyeceklerin kaynağını keşfetmeye başlıyor. Hafta ilerledikçe bir başka farkındalık gelişiyor: İstek mi, ihtiyaç mı? Her istediğimiz şeyi mi yeriz, yoksa bedenimizin gerçekten ihtiyacı olan şeyler var mıdır? Bu sorular etrafında çocuklarımız düşünmeyi, ayırt etmeyi ve kendi seçimlerini fark etmeyi deneyimliyor. Bu keşifler bizi sofraya getiriyor… Perşembe günü bahçemizde kurduğumuz büyük bir kahvaltı sofrasında çocuklarımız kendi sofralarını kuruyor, paylaşıyor ve kültürümüzdeki “Afiyet olsun”, “Ellerine sağlık” gibi değerleri yaşayarak öğreniyor. Geçen gün bununla ilgili bir bilgi çıkmıştı karşıma. Türkçede sıkça kullandığımız “Eline sağlık” ifadesi, aslında kültürümüzün ne kadar derin ve incelikli olduğunu gösteren çok özel bir örnektir. Pek çok dilde yapılan işe ya da ortaya çıkan sonuca ayrı ayrı teşekkür edilirken, bizim kültürümüzde hem emeği hem de niyeti tek bir cümlede onurlandıran bir anlayış vardır. Bu ifade, Anadolu’nun insanı merkeze alan, emeğe saygıyı temel alan kadim bilgeliğinin bir yansımasıdır. “Eline sağlık” demek, aslında sadece teşekkür etmek değil; karşıdakinin emeğini görmek, kabul etmek ve kıymet vermektir. Bu yönüyle, dilimizin taşıdığı bu incelikli ifade, çocuklarımıza aktarabileceğimiz en güzel kültürel miraslardan biridir. O sebeple evde de dilimizi sakınmadan bol bol kullanmanızı rica edeceğiz. Cuma günü ise soframız biraz daha büyüyor ve dünyaya açılıyor.
Her sınıf farklı bir ülkenin sofrasını tasarlıyor. Farklı kültürlerin yemeklerini, sunumlarını ve sofra düzenlerini incelerken çocuklarımız hem hayal kuruyor hem de dünyayı tanımaya başlıyor. Bu hafta aynı zamanda küçük bir pazar kuruyoruz. Sebze ve meyvelerle alışveriş yapıyor, kimi zaman satıcı, kimi zaman alıcı oluyoruz. Paralarla alışveriş yaparken sayma, toplama ve paylaşma gibi matematik becerileri doğal bir akış içinde gelişiyor. Mutfağımızda da hummalı çalışmalar var: Yoğurt ve hamur mayalıyor, meyvelerle sayılar oluşturuyor ve “10 yapmak için kaç parça gerekir?” gibi sorularla matematiği sofraya taşıyoruz. Fen köşemizde ise çocuklarımız gözlem yapıyor: Bir patates suyun içinde nasıl değişir? Su, bir bitkiyi nasıl etkiler? Mor lahananın suyu nasıl renk değiştirir? Fasulye nasıl çimlendirilir? Bu basit ama güçlü deneylerle çocuklarımız canlıların suya neden ihtiyaç duyduğunu keşfediyor. Bu hafta boyunca çocuklarımız sadece yemekleri değil; yemeğin kaynağını, paylaşmanın değerini, seçmenin sorumluluğunu ve doğayla olan bağımızı keşfediyor.
İkinci haftaya (6 - 10 Nisan) küçük ama çok önemli bir soruyla başlıyoruz: “Sabah kalktığımızda bedenimiz hemen hareket etmeye hazır mı?” Birlikte koşuyor, zıplıyor, duruyor ve bedenimizi dinliyoruz… Kalbimizin hızlandığını, nefesimizin değiştiğini fark ediyoruz. Sonra düşünüyoruz: “Peki bu enerji nereden geliyor?” İşte burada hikâyemizin kahramanı devreye giriyor: Minik Lokma. Bir lokma yiyecek olarak bedenimize giren Minik Lokma’nın yolculuğunu birlikte keşfetmeye başlıyoruz. Minik Lokma önce ağzımıza geliyor, sonra uzun bir yolculuğa çıkıyor… Midemizde neler oluyor? Bağırsaklarımız neden bu kadar uzun? Bu soruların cevaplarını sadece dinlemiyoruz; deneyerek, dokunarak ve gözlemleyerek keşfediyoruz. Yumuşayan ekmekler, sıkılan “mide balonları” ve uzun iplerle oluşturduğumuz bağırsak yolları sayesinde çocuklarımız soyut bir süreci somutlaştırıyor. Haftanın ilerleyen günlerinde Minik Lokma’nın başka bir sırrını keşfediyoruz: Tatlar! Tatlı, ekşi, tuzlu ve hafif acı… Çocuklarımız küçük tat deneyleriyle sadece tatları ayırt etmiyor, aynı zamanda şu sorunun peşine düşüyor: “Neden bazı tatları çok severiz, bazılarını sevmeyiz?” Bu keşifler bizi sanatla buluşturuyor. Bu hafta çocuklarımız, çok ilginç bir sanatçıyla tanışıyor: Giuseppe Arcimboldo. Arcimboldo, insan yüzlerini meyve ve sebzelerden oluşturuyor. Çocuklarımız bu eserleri incelerken sadece “ne gördüklerini” değil, “neden böyle yapılmış olabilir?” sorusunu da düşünmeye başlıyor. Ardından kendi yüzlerini tasarlıyorlar: “Eğer beni anlatan bir yüz olsaydı, nelerden oluşurdu?” Kimi çocuk yüzünü meyvelerden yapıyor, kimi en sevdiği yiyeceklerden… Her biri kendi iç dünyasını sembollerle ifade ediyor. Hafta boyunca küçük matematik keşifleri de yapıyoruz: Kaç tane üzüm var? Hangisi daha fazla? Bir tane daha eklersek ne olur? Sayılar, bu kez bir resmin içinde anlam kazanıyor. Bu sürecin sonunda çocuklarımız sadece şunu öğrenmiş olmuyor: “Yemek bize enerji verir.” Aynı zamanda şunu da fark ediyorlar: Bedenimiz, hislerimiz, düşüncelerimiz ve hatta sanat… hepsi birbiriyle bağlantılı.
Üçüncü hafta itibarıyla yavaş yavaş 23 Nisan hazırlıklarımız başlarken bir yandan temamız devam edecek. Bu hafta çocuklarımızla birlikte sofraya biraz daha yakından bakıyoruz. Ama bu kez sadece “ne yiyoruz?” diye değil, “Nasıl yiyoruz, neyi seçiyoruz ve bu seçimler ne anlama geliyor?” diye sorarak… Haftaya küçük bir karşılaştırmayla başlıyoruz. İki tabak yan yana duruyor: Birinde tek bir yiyecek, diğerinde ise farklı besinler bir arada. Çocuklarımız bu iki tabağı inceliyor, farkları keşfediyor ve kendi düşüncelerini oluşturuyor. Böylece dengeli beslenme kavramını ele almış oluyoruz. Bu sorgulamalarla birlikte çocuklarımız, besinlerin sadece karın doyurmadığını, bedenimizin farklı şeylere ihtiyaç duyabileceğini yavaş yavaş fark etmeye başlıyor. Haftanın ilerleyen günlerinde ise bir başka merak kapısı aralanıyor: “Besinler neden değişir?” Bir süre bekleyen bir meyvenin kararması, ekmeğin sertleşmesi… Çocuklarımız bu değişimleri gözlemliyor, sorular soruyor ve zamanla besinler arasındaki ilişkiyi keşfediyor. Ve sonra sofraya yeniden dönüyoruz… Keşfetmek istediğimiz şey farkındalıklı beslenme. Bir lokmanın tadını fark etmek, yavaşça çiğnemek, bedenimizin verdiği sinyalleri dinlemek… Acıktığımızda mı yiyoruz, yoksa sadece canımız istediği için mi? Bu hafta çocuklarımızla birlikte yemekle olan ilişkimizi fark etmeye, bedenimizi dinlemeye ve seçimlerimizi düşünmeye küçük ama anlamlı adımlar atıyoruz.
Dördüncü hafta (20 - 24 Nisan) bütün enerjimizi tamamen çocuk şenliğimiz için hazırlıklara veriyoruz. Temaya kısa bir ara…
Beşinci hafta (27 Nisan - 1 Mayıs) besinler temasındaki yolculuğumuz yeni bir soruyla derinleşiyor: “Yediklerimiz sadece bizim için mi?” Ay boyunca çocuklarımızla birlikte besinlerin nereden geldiğini keşfettik, sofraya uzanan yolculuğunu gördük, bedenimize girdikten sonra neler olduğunu anlamaya çalıştık ve yemekle olan ilişkimizi fark etmeye başladık. Şimdi ise bu yolculuğu biraz daha genişletiyoruz… Bu kez yönümüz kendimizden dünyaya doğru. Hafta boyunca çocuklarımızla birlikte küçük ama düşündürücü durumları inceliyoruz: Artan bir ekmek parçası, yarım bırakılmış bir tabak, çöpe giden yiyecekler… “Bu besinler neden çöpe gidiyor?” “Her zaman değerlendirilebilir mi?” “Toprak, su ve emek olmasa ne olurdu?” Bu sorularla birlikte çocuklarımız, besinlerin sadece birer yiyecek olmadığını, doğayla, emekle ve yaşamla bağlantılı olduğunu fark etmeye başlıyor. “Ne kadar alıyoruz? Ne kadarını gerçekten yiyoruz? Paylaşabilir miyiz? Koruyabilir miyiz?” Küçük seçimlerin aslında ne kadar büyük anlamlar taşıyabileceğini birlikte düşünüyoruz. Bu hafta çocuklarımızla birlikte şu duygunun filizlenmesini önemsiyoruz:
Besinlere saygı. Çünkü her lokma; toprağın, suyun, güneşin ve emeğin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Ve biz o döngünün bir parçasıyız.
Hepimize harika bir Nisan diliyoruz. Şimdiden bayramımız kutlu olsun! Çok sevgiler…




